Bu yazıyı doksan yıllarının ortasında Londra’da yaşıyorken yazdım. Türkçem kullanılmadıkça bozulmasın diye
kendimi hergün yazmaya koyardım ve zamanla bu makale şekillenip oluşturuldu. Artık bu günlerde bunu okuyarak içimde edebi
yetersizliğimden biraz değil, çok utanç duyarsam da yine de o günleri anımsamak
da hoşuma gidiyor.
O zamanlarda bu yazı yazacağım bir kitabin başlangıcı olacaktı. Ne deyim ki sonuçta kitabı yazmadım. Başka şeyler ortaya çıktı da unutuldu – hayat
işte...
Şimdi size sunduğum tam yazdığım gibi, hiç sonradan editörlük yapmadan
halinde kalmış. Kusurlara bakmayın...
Antik Çağ’ın
mitolojisine göre Hellenler’in bildikleri dünya, yani Akdeniz Dünyası, Okyanus
Nehri ile kuşatılan belli sınırları olan bir âlemmiş. O nehrin içerisinde bilinen bir âlem ve
dışarısında belli belirsiz bir cehennem varmiş.
Okyanusun ötesinde bildikleri dünyadan vaz geçen insanlar Ahret’in
başladığı karşı kıyıda bulurlarmış.
Orası geriye dönüşü olmayan bir yermiş. Destan böyleymiş ve yüzyıllar
sonra dünyanın yuvarlak olduğunu bilmemize ve bir noktadan başlayarak doğru bir
yolda yürümeye devam edip hemen hemen aynı noktaya döneceğimize rağmen,
kimilerimizin hala bir nehir geçme korkusu vardır. Bizi korkutan şey bildiklerimizi karşı kıyıda
bilmediklerimize teslim etmektir. Korkutuyor çünkü bazen başladığımız noktayı
yine bulamayıp kendi yaşadığımız âlemlerin üzerinden düşeriz.
Sonbaharın ilk
haftalarında bir akşam vakti kalabalık ihtiyar trenimiz ağır metalik bir
iniltiyle Yunanıstan Devlet Demiryolları’nın rayların son kısmında durdu. Sonra bir sessizlik, sonra vagonumuzdaki
şaşkın yolcuların nerede olduğumuzu tartışmaları başladı. Koridordaydım ve pencereyi aşağıya indirip
dışarıya bakarken akşamın serin havasını içime çektim. Az önce Pithion
diye bir kasabayı geçmiştik ve haritama göre Yunanıstan’daki son durak
buydu. Durduğumuz yer hiçbir yer
değildi. Rayların kenarındaki Çınar
ağaçları hafif rüzgârda sallanıyorlardı ve ağaçların içinden gelen cırcır
böceklerinin sesi sessizliği bölüyordu.
Trenin yarattığı kare şekli ışıklar kenardaki fidanlara düşüyordu ve
birisinde gölgemi seyrettim. Dakikalar
yavaş yavaş geçti.
Derken tren kımıldamaya
başladı, ama bir metre ilerledikten sonra ‘çat’ diye vagonumuzun motora olan
bağlantısı kesildi ve motor diğer raydan geriye döndü. Kabinlerdeki homurtular bir sure devam etti,
sonra onlar da yerine sessizliğe bıraktı.
Bense ağaçlardaki rüzgârın ıssız sesini dinledim. Öylece bir saat geçti. Pithion’a gelinceye dek trenin belki dört
vagonu vardı, ama artık bulunduğumuz tek bir tane kalmıştı. Motorumuz gittikten sonra bu karanlık ıssız
yerde kalmıştık. Burası ne Yunanıstan ne
de Türkiye değildi. Pithion’da
biletçiler de bizi terk etmişlerdi. Yolcular
vakit öldürmek için kendilerini bir takım şeylerle meşgül ettiler. Bazı kabinlerde şarkı söylediler ve kağıt
oynadılar. Çift pasaportu olonlar
evraklarını kontrol edip sanki ‘hudutta Yunanlı mı Türk mü olayım’ diye
düşnüyorlarmış gibiydiler. Inter-Rail
Sınırsız Demiryolu Biletleri’ne sahip olan Avrupalı gençlerin bazıları
biletlerinin Türkiye’de geçerli olup olmayacaığını tartıştılar. Bazıları da Türkiye’ye hiç ulaşıp
ulaşmayacağımız üzerine spekülasyona girdiler.
Ancak herkes zavallı Yunanlara küfür ediyordu. Herkese gore Devlet Demiryolları boktandı.
Yanımdaki adam bu yolu
daha once dolaşmış ve bana anlattı: “İşte burada bırakırlar bizi Yunanlar. Biraz illerde, iki ülke arasında, bir nehir
var – işte hudut o – ve Yunanlar bu vagonu diğer sahile götürmezler. Şimdi Türkler’i bekliyoruz. Birazdan gelip bizi çekecekler oraya. Biliyor musun, bu tren eskiden çok lüks olan
‘Orient Express’idi ve zenginler arasında çok meşhurmuş, ama şimdi…Ha!” Sigarasından kızgınlıkla bir nefes çekip
izmariti dışarıya fırlattı. Adamın
dediği gibi biraz sonra doğudan gelen bir motorun sesini işittik, yaklaştı ve
sonunda ‘çat’ diye bulunduğumuz vagona vurdu.
Vagonumuz birkaç metre arkaya doğru ilerleyip tekrar durdu ve yine
sessizlik vardı. Derken vagonun ön
kapısından giren mavi ebiseli kara bıyıklı Türk Devlet Demiryolları’nın
görevlileri bizi kurtarmaya geldiler, yoksa treni feth etmek için miydi? Biletlere bakmadan önce döviz bozmanın işini
çalıştılar ve inanın ki ilk olarak gelen bazı yolcular iyice kandılar.
On beş yirmi dakika
sonra motor vagonumuzu nihayet Türkiye’ye doğru çekmeye başladı. Bizim bulunduğumuz yer ile Türkiye arasında
Evros Nehri vardı, veya Meriç Suyu: nehrin hangi kıyısında bulunduğuna bağlı
olan birşeydi. Yunanıstan’a ait olan
kıyısından geçerken köprünün başında birkaç panzerler vardı ve onların
üstündeki askerler ellerini sallarken gülerek “Yassus!” (‘güle güle’, veya ‘elveda’)
diye bağırıyorlardı. Bilmediğimiz birşey
mi biliyorlardı? Köprünün üstünden
geçerken demir kuşaklarının arasından yavaş yavaş akan nehrin üzerindeki ay
ışığının parlak yansımasını seyrettim.
Köprünün ortasında Yunanıstan bayrağını hemen geçtikten sonra kan kırmızısı Türk
bayrağının altında sert bakışlı bir piyadeyi gördüm. Türkiye’ye ait olan kıyıda buğday tarlaları
yanıyordu ve alevleri seyredip cehenneme girmiş olduğumuzu düşünmek güç
değildi.
Nihayet Uzunköprü diye
bir istasyonun önünde durduk. Orada
pasaportlarımız alındı ve formaliteleri bekleyerek bir saat geçirdik. Yolumuza ne zaman devam edeceğimizi bilmeden
yine beklemek, vakit öidürmek zorunda kaldık.
Trenden inmek yasaktı ve penceremden bakmaya devam ettim. İstasyonun ötesinde neon ışıklarının altında
bir çaybahçesi vardı. Oradan bizi
izleyen yirmi otuz kadar esmer düz şapkalı kara bıyıklı adam vardı. Bazıları oradan çıkıp bizi daha yakından
izlemek için geldiler. Yunanların
espriliğinin yerine bu adamların boş izleyen suratları buz gibiydi.
Gidişi beklerken trene
birkaç vagon daha eklendi ve bizimkiler o boş olanlara dağıldı. Ancak kabinlerimiz hala dop doluydu ve geceyi
koridorda geçirmeye gözealdım. Gidinceye
dek TCDD biletçileri ve zabitleri esrar ararken koltukları kaldırdılar veya
yolcuların eşyalarını açıp kontrol ettiler.
Bana o çocukluğumda seyrettiğim İkinci Cihan Savaşı’ndan sonraki Doğu
Almanya’la ilgili casuz filimlerini hatırlattı.
Burada çok ağır bir polis ve askeri varlığını hissettim ve bu hayatımda
o zamana dek görmediğim birşeydi.
Bir hafta once vapurla
Korfu adasından asıl Yunanıstan’a giderken, bulutsuz bir gökyüzünün
altndaydım. Denizde vapuru takip eden üç yunusu hayranlıkla
seyretmiştim. Sonra Atina’da yıllarca
hayal ettiğim Akropolis’in başında oturuyordum.
Herşey aydın bir ışık değil sanki bir nur içindeymiş gibiydi. Ancak Atina’da bindiğim tren bu karanliğa
getirmişti. Belki canım o bulutsuzluk,
yunuslar ve nur diyarına dönmek istiyordu, yoksa onları sırf düşlemiş
miydim? Bazen uyurken çok güzel rüyalar
görürüz, harikalar dünyasında oluruz ve her istediğimizi yapabiliriz. Bazen de düşün süresinde herşeyin bir rüya
olduğunun farkına varırız ve ne olursa olsun onun bitmesini hiç mi hiç
istemeyiz. Uyanıp yine uykuya dönmeye
uğraşırız fakat olmaz. Şimdi bu lanet
olası trendeydim ve bu askerlerle, zabitlerle, alevlerin içinde kıyılarla ne
işim var diye düşündüm, ama çok geçti.
Nihayet gidiyorduk ve hızımız artıkça Doğu Trakya’nın karanlığının içine
dalıyorduk.
Yarım saat açık
pencereden geçtiklerimizi seyretmeye çalışmıştım, ama karanlıktan başka görecek
birşey yoktu. İstanbul’a varmamıza yedi falan saat vardı ve tren artık epeyce
hızlı gidiyordu da uykum geliyordu. Az
sonra koridorda uyku tulumumun içinde uzanıp sallanan vagonun tavanına bakarak,
altımda trenin tekerlikleri rayların üzerinden geçtikçe, yavaş yavaş uykuya
daldım.
Bir ara birinin başımın
altına birşey sokmaya uğraşmasını hissedip birden şaşkınlıkla uyandım. Baktığımda dev kara bıyıklı bir Türk
biletçiyi yanımda çömelirken gördüm.
Tabii ki şaşırdım ve çabucak kalktım.
Bakıştığımızda adamın sert suratı birden samimilik yaratan bir güler
yüze dönüştü. Adamın biraz İngilizcesi
vardı: “Mister, bak, ceketin başının altından kaymış – onu düzelteyim.” Ceketimi katlayıp başımın altına
yerleştirdi. “Tamam mı? Çok yorgunsunuz uyuyun.” Ona gülümseyip teşekkür ettim. O da gülümsedi ve kalkınca şapkasını hafiften
kaldırıp bana “iyi geceler” dileyip gitti.
Bu adamcağızın nazikliği bulunduğum ortamda beni birden rahatlattı. Karanlığın arasından çıkan bir melek gibiydi
ve kendi kendime gülümseyerek çok derin bir uykuya daldım.
Sabahleyin saat yedi,
herhalde, Sirkeci Meydanı’ndaydım. Atina’dan
otuz altı saatlık bir yolculuktan sonra daha yeni varmış bir halde, Avrupa’nın
bitişinde ve Asya’nın başladığı noktadaydım.
Türkiye hakkında pek fazla bilgim olmaksızın, ilk adımlarımla bu yeni
yabancı ortama alışmaya çalışarak artık nerelere gideceğimi ve nelerle
karşılaşacağımı hiç mi hiç bilmiyordum.
Aslında buraya kadar gelmek istemiş miydim? Son birkaç ayda biraz trenlere düşkün
olmuştum ve sürekli dur durak demeden dolaşmak hoşuma gidiyordu, işte Mevlana
der:
Hergün bir yerden
göçmek ne iyi
Bulanmadan donmadan
akmak ne hoş
Ama şimdi demiryolunun sonuna
ulaşmış buradan dönüş olmadığı ve yolumun sonuna geldiğimi düşündüm. Yorgunluktan olabilirdi ama o anda bana öyle
geldi işte. Gözlerime şöyle bir manzara
açıldı: meydanın ötesinde, bir köprünü başladığı yerde, ‘Üsküdar İskelesi’ diye
bir yerden vapurlar kömür dumanı bulutlarının altından kalkıyorlardı, köprüye
doğru bir sürü rengarenk gemiler, kayıklar gidip altından geçip yok oldular. Karşı sahildeki tepede karmakarışık bir şehir
vardı. Tepe binlerce birbirlerine hiç
benzemeyen binalarla örtülüydü. Binalar
sımsıkı yanyana üst üste durmakta ve aralarında sokakları olmamış hatta araları
olmamış gibi gözüküyordu. Çatılarının
üstünde gelişigüzel dağılmış antenler, kocaman ışıklı veya boyalı ilanlar:
‘MERKEZ BANKASI’, ‘GÜVEN SIGORTA’, ‘MARSHALL BOYA’ vardı, ama ne demekti ki
bunlar? İlanların altındaki binaların
içinde ne biçim yaşamlar yaşanıp ne işler yapılıyordu? Belki içgüdüyle tanıdık bir işaret aramıştım,
ama SONY ilanından başka hiç mi hiç tanıdığım birşey yoktu.
Ama aynı zamanda İstanbul’da
ilk gördüklerim beni memnun etti. Henüz
uyanmamış şehir sabahın açık pembe ışığında sakindi. Denizin üzerinde uyuyan bir balina gibiymiş
ve martılar yavaş yavaş uyanmasın diye canavarın sırtına inip bir parçacık
yiyecek alıp yine gökyüzüne kaçtılar.
Kara Deniz’den hafif bir rüzgâr esiyordu, hava azcık rutubetli olup
serindi. Bu saatte balık kokusundan
başka ıslak asfalt, benzin ve kömür kokuları duydum.
Yalnız değildim, Atina’da
rastladığım bir Kanadalı yoldaşım ve trende rastladığımız bir Alman öğrenci
üçlüsü vardı. Onlar, tıpkı Almanlar gibi
tam nereye gideceklerini nerede kalacaklarını bilenlerdi: Sultanahmet diye bir
yerde pansiyonlar bulacakmışız, harika.
Şöyle bir otel motel geyik muhabbeti başladı ve onlar “pahalı mı, ucuz
mu” tartışırken ben yukarıda anlattığım manzaraya aptal aptal bakıyordum ki
onları unutmuştum. “Ey Steve! Biz
Sultanahmet’e gidiyoruz, geliyor musun?”
Kendime gelip, “Eh…tamam…gidelim bari” gittik işte.
Sultanahmet’in ara
sokaklarının birinde bir hotel bulduk.
Dimdik taşlı bir sokaktaydı ve geldiğimizde ağır yüklü hamallar yukarıya
doğru çıkmaya uğraşıyorlardı.
Kiraathanelerin önünde şapkalı esmer adamlar, ihtiyarlar acayıp lale
şekli bardaklardan sütsüz çay içiyorlardı ve geçerken bizi izlediler. Suratlarında bir duygu arıyordum, arkadaşça
yada düşmanca mı bakıyorlardı? Ama hiç
birşey belirtmediler, izlediler o kadar.
Hotelin kapısını geçerken patronu çıkıp bizi yakaladı. Hiç birimizin Türkçesi olmaması nedeniyle hep
el işaretleriyle ve Tarzanca İngilizcele pazarlığa girdik. Nihayet, bize gore epeyi ucuzdan hepimize bir
oda kiraladık.
Oda üst kattaydı ve terasa
çıkan bir kapı vardı, çıktım. Hotelin
etrafındaki binalardan başka fazla birşey göremedim. Karşıdaki işhanının pencerelerinden birkaç
röntgenci adam odamızdaki Alman kızlarını büyük bir ilgiyle
seyrediyorlardı. Birisi bana baktı, ben
de ona baktım, elimi salladım o da ellini salladı. Biz bakışıp eller sallaşırken arkadaşlarım,
röntgencilerin bakışlarından hoşlanmadıklarını bellitikten sonra toz oldular,
utanmazlar.
Yeni yoldaşlarım yatmaya
hazırlanıyorlardı ve belki son 48 saatte iki – üç saat uyuduğuma gore benim de
uyumam faydalı olurdu, ama canım hiç istemedi, heyecandan çıkmaya
direnemedim. Şimdi sokaklardan insan
sesleri, konuşmaları, acayıp kokular geliyordu, ve Marmara Denizi’nden serin
bir rüzgâr sanki “haydı, dışarı çık, zamanını harcama sonra uyuyursun” diyormuş
gibiydi. İçeri dönüp fotoğraf makinamı
cebime sokup kapıya gittim. O zamana dek
İstanbul bana sırf birkaç boş bakış ve genel bir görünüş göstermişti. Hani nerede bu hayal ettiğim tuhaf oryantal
düşler şehri? Belki uyusaydım kaçırırdım
diye düşünerek merdivenlerden aşağıya koşup sokağa çıktım, son gününü yaşayan
yarın öleceğini bilen biri gibi. Haritam
yoktu ve sesleri, kokuları takip ederek Sultanahmet Meydanı’na doğru yola
koyuldum.
Türkiye’ye gelenlerin çoğunun
ilk uğradıkları yer İstanbul’dur.
Kimileri gelişlerinin sebebini bilenler: nostaljik bir halde Eski
Constantinopolis’in kalan izlerini aramak; yüzyıllarca bütün Avrupa’yi tehdit
eden Osmanlı İmparatorluğunun eski başkentini gezmek, veya en basit düzeyde,
deri mont ve halı alışverişi yapmak isteğiyle gelirler. Ya Topkapı Sarayı’nın avlularında yada Mısır
Çarşısı’nda aradıkları tarihi izleri, doğulu rüyaları veya ucuz malları bulup
bulmayabilirler. Hatırladığım kadarıyla,
İstanbul’dan aradığım, istediğim, özel bir beklentim falan yoktu. Sırf Atina’dan oraya her akşam kalkan bir
tren olduğunu öğrenip “gidelim bari, serüven olsun” diye gitmiştim.
Tıpkı ondokuz yaşında iyimser
açık gözlü bir delikanlı gibi, sadece yargılamadan yabancı bir ülkenin şehrini
görmek istemiştim. Tertemiz yeni bir
sayfa açıp üzerine kendi düşüncelerimi fikirlerimi yazmak istemiştim. Maalesef, sayfa o kadar temiz değildi, her
batılı gibi bana doğula ilgili verilen fikirler, yargılar ve korku hikâyelerini
zihnimde taşıyordum. İstanbul tehlikeliymiş: sokakları cepten cüzdan çalanlar
doluymuş, cepten çalmayanlar da belki cebimin içine esrar sokup zabitleri
çağırıp zavallı beni hapise düşüreceklermiş.
Bunlara rastlamasam bile, Anadolu’ya sağ salim yoluma devam etseydim,
oralarda beni bekleyen bir sürü eşkiya varmış – ne korkunç.
Bir şey daha vardı ki ben daha
gençken ‘Geceyarısı Ekspresi’ diye bir film çıkmıştı ve o zamana dek hiç
Türkiye hakkında fikri olmayanlar filmi seyreder seyretmez Türklerin hepsinin
vahşi katil olmalarına karar vermişlerdi.
Filmde Amerikalı bir genç Yeşilköy Havalimanı’ndan çıkmak üzereyken
birkaç kilo haşhaşı taşıması yüzünden polis tarafından yakalanıyor. Tabiiki uçuşunu kaçırıyor ve sonuçta otuz
senelik hapis cezası başına düşüp cezanın beş senesini korkunç tecrübeleri
yaşayarak geçirip kaçana dek hapishanede kalmıştı. Oğlum, yapmasaydın yahu! Gerçek bir yaşam öyküsü üzerine yapımış film,
fakat tıpkı Hollywood tarzıyla öykü daha vahşi abartılı bir şekilde gösterildi. Elbette filmin yarısı direktörün aklından
uydurulmuş, ve kimi sahneleri sadece kendi zihni ne kadar hasta, ve ne biçim
sapıklıklardan hoşlandığını gösterdi.
Olsun, her insanın tek başına gurbetleri dolaştığı zaman bir derece
tetikte olması lâzım, fakat İstanbul’u paranoyak bir halde görmek istemedim. Zatan dilini, gelneklerini bilmediğim bir
ülkede anlamayı engeleyen duvarlar çoktu.
Bir iki saat sonra Sultanahmet
Camiisi’nin karşısındaki parkta oturuyordum.
Parkta ana baba günüydü, şehir iyice uyanmıştı ve etrafımda yüzlerce
turist, tek tek veya grup halinde, oraya buraya geçip gidiyorlardı. Onlara saldıran henüz okula dönmemiş ayakkabı
boyacısı çocuklar çoktu. Bazen çocuk,
zavallı turisti yakalayıp kumaş Addidas spor ayakkabılarını beyaz boyala mahv
ettikten sonra bahşiş tartışmaları çıkar ve turiste göre iyi çocuğa gore
yetersiz bir fiyat ödendikten sonra, turist peşindeki çocukla beraber kaçmaya
çalışırdı. Çocuk: “Aman Mister, bu
yetmezki, on dollar fiyat – ben doları bozabilirim, problem değil!”
Meydanın her köşesinden
gölgeli çınarların altından çıkan bağıran kartpostal satanlar gruplara
asıldı. Kimi zaman turistler almadı, ama
ara sırada pazarlığa girip adamlarla anlaşıp malları aldılar. Ya Norveç’ten ya Almanya’dan yada kim bilir
nereden sarışın fes takılı zurna çalmaya adayları gördüm. Bir anda turistlerdi, pazarlıklardan sonra
Hans, Wölfgang ve Claudia’lar derviş oldu.
Kendi memleketlerine dönüşünde çok meşhur olacaklardı. Yorgun gözlerime bu küçük ‘hayat
operettaları’ en tuhaf düşlerdeki deli hastanesine benzeyen sahneler gibilerdi,
kendi düşlerinizde görmüş olmalısınız: meğer bir deli hastanesinin
içindeymişsiniz (ama sakın deli değil, iyimişsiniz tabiiki) ve her yerden fes
takan zurna çalan deliler size yaklaşıyor kuşatıyorlarmış. Birdenbire hepsi Almanca’yı konuşuyorlarmış
ve size zurna çalmalarını dinlemeye zorlayacaklarmış…aah, uyan artık! Görmediniz mi hiç? Ne ise, öyle oluyor işte, inanın bana. Ne biçim bir yerdi bu, o zamana dek yolumda
henüz görmediğim acayıp bir yerdi. Ama
yine de hoşuma gidiyordu.
Orada otururken, olup biteni
izlerken ilk tanıştığım Türk genç sessizce yanıma oturup beni izlemeye
başladı. Belki konuşmaktan utandığı için
suskun duruyordu. Beni izlerken bende
onu gözümün kenarıyla izledim, dakikalar böyle geçti. Nihayet cesaredini toparlayıp: “Afedersiniz,
siz nerelisiniz?” diye muhabbet açtı.
“Ben Kanadalıyım” diye cevapladım.
Elbette böyle şakır şakır mükemmel
Türkçe konuşmuyordum. Çocuk,
okulda öğrendiği İngilizcesiyle diyalog kurdu.
Sakıncası yoksa efendim, sadece biraz pratik yapmak istiyormuş ve tipik
“nerelisiniz”, “ilk olarak mı Türkiye’ye geliyorsunuz”, “beğendiniz mi” diye
suallerle muhabbetimiz öylece başladı. Hatırladığım kadarıyla çocuğun ismi
Hüseyin idi, yada İbrahim miydi, ne ise öyle bir isim, ve üniversitede bir
çeşit mühendislik okuyormuş. Şık
giyinmişti ve bana halı dükkânlarını gezdirmek için benim hizmetimde olduğunu
söylediğinde hiç şaşırmadım. Aklımda
olan en son şey halılardı ve bunu söylediğimde israr etmedi, benimle
İngilizceyi konuşması yeterliymiş.
Böylece yarım saat havadan sudan bahsettikten sonra istersem beni
gezdireceğini söyledi, ama halı malı yokmuş.
Şimdi böyle davranışlardan
şüphelenmiş olduğum size acayıp gelebilir.
Fakat o günde hiç birşey bilmezken çocuğun teklifinden vallah
çekiniyordum. O taşıdığım yargılara karşı direniyordum ve iki şey olabilirdi:
ya çocuğun kötü niyeti olabilirdi yada gerçekten belki sadece bir yabancıya
şehrini göstermek istiyordu. Nitekim batılı ülkelerde böyle bir teklifin kötü
bir sonucu olabilir. Yani oradakiler genelde öyle davranmazlar ki ve olursa
muhakak şüphelenebilirsiniz. Çekindiğimi belirtmiştim herhalde ki Hüseyin
ekledi: “Bak, size birşey satmaya çalışmayacağım, ama isterseniz yardımcı
olurum. Kaygılanmayın sırf turistik
yerleri göstermek istiyorum ve belki bir arkadaşlık kurmak – o kadar. Utanmak için sıra bendeydi. Hani neredeydi bu açık gözlü yargılamak
istemeyen biri? “Peki, çok sevinirim,
gidelim bari” dedim kalktık.
Üç dört saat içinde birçok
yerleri gezdik. İlk önce Sultanahmet Meydanı’nın etrafını gezdik. Aya Sofia kapalıydı o gün, ama ‘Mavi Camii’
olarak tanıdığımız Sultanahmet Camiisi’ne gittik. İçindeyken o güzel İznik fayanslarının
serinliği içinde Hüseyin camiinin tarihini anlattı. Artık tarihini biliyor sayılırım fakat o gün
anlattıklarının tümü, mimarı, ona yaptıran padişahı falan filan bir kulaktan
girip ötekinden çıktı. Camiiden sonra
Yerebatan Caddesi’nin altındaki sarnıcıya geçtik. Yine onun tarihini hiç bilmezlikten dolayı
yeraltında karanlık nemli bir mağaraya bakıyordum sadece. Sizce acayıp değil mi? Yani, her yıl ülkeden ülkeye dünyanın
paralarını harcayıp gördüklerinin, resim çektiklerinin ne olduklarını hiç
bilmeyen milyonlarca turist böylece vakit öldürüyorlar. Ne ise, bana öyle geldi.
Az gittik uz gittik, nihayet
Gülhane Parkı’na girdik ve Hüseyin bana hayvanat bahçesini göstereceğini
söyledi. Bense bu yerleri zaten hiç
sevmiyorum ve bunun içinde ne vardı bakalım: sıcakta bayılan, yamuk ayaklı bir
ayı; tozlu eşekler; kalabalık kafeslerinde deliren Kanaryalar; binlerce
tavşanlar, tabii ki; bahçe yılanları, ve kediler gördüm, evet evcil
olanlardı. Ve tam daha sıkıcı bir yerin
olamayacağını düşünmeye başladığımda, başka bir kafeste güvercinler vardı. Sanki İstanbul’un başka yerlerinde
görünmezmiş gibi. Zavallı esir
hayvanlara aptal aptal bakarken iyi niyetli arkadaşım anlatırdı: “İşte eşekler
…ve burada fareler oluyor…ve, bak şuraya…” Ben heyecandan bayılmak üzereyken,
şükür oradan kaçtık ve parkın Çınarlarının, Çamağaçlarının altında,
Boğaziçi’nden serin bir rüzgâr esiyorken şöyle bir geziverdik. Yürürken bankta outran bir bağlamacıya
rastladık. Hüseyin, hemen ben o acayıp
enstrümandan sözettiğimde adama birşeyler söyleyip aşık bağlamasını eline alıp
bir türkü söyledi.
İşte birkaç saati böyle
geçirdik ve kısa bir zaman içinde Hüseyin bana iyi bir ‘Türkiye tanıtımı’ yaptı. Her sorduğumu anlattı ve benim gibi yorgun
bir aptalla çok sabırlıydı doğrusu.
Elbette o saatlerde Türkiye’yi anlamaya başlamış olduğumu
söyleyemiyorum, ama gelişigüzel gördüklerim ilgimi uyandırmıştı. Demek İstanbul’a boşuna gelmemiştim. Etrafımda çok yabancı bir ortam vardı, herşey
acayıptı ve, hayvanat bahçesi harıç, harika geliyordu.
Ancak ‘harika’ kelimesini
kullanırken belki şehrin kötü yanlarını görmemiş denebilir. Fakat şehrin fakirlerine, yolsuzlarına,
kimsesiz çocuklarına ve pisliğine kör değildim.
Nitekim o ve sonraki günlerde sokaklarda dilenen Allah’in Rizasını
bekleyen teyzelerle, özürlülerle rastlardım.
Sultanahmet’in etrafında turistlere asılan “haşiş” diye fısıldayan esrar
satan külhanbeyleri her yerinde vardı.
İlk trenden indiğim Sirkece
Meydanı’ndayken verdiğim fikir değişmişti.
Yani o gördüğüm binaların aralarında sokaklar vardı. Bu darıcık koridorlarda kaldırımların hepsi
kırıktı hatta yürürken çok dikkatlı olmasaydım kaplanmamış kuyularının içinde
düşebilirdim. Kömür tozuyla kirlenmiş
loş evler, işhanları iki yandan göklere yükseledikçe sokağın içine asla güneş
ışığı girmediği yerler gibiydi. Gece
çökünce sokaklar bomboştu ve nöbetlerindeki zabitlar veya boş boş gezen sokak
itleri harıç hiç mi hiç kimse kımıldamıyordu.
Bildiğim kadarıyla o zamanda resmi bir sokağa çıkmaya yasağı yoktu,
fakat belki darbeden beri geceleyin sokakları terk etmek bir alışkanlık
olmuştur.
Öteki sabah uyanıp yine
sokakları gezdim, kimi zaman yol arkadaşlarımla, ama çoğu zaman Kanadalı
arkadaşım Steve’le gezdik.
Gezintilerimizin bir düzeni yoktu, bir yola koyulup saatlerce kayıp
olurduk ve hemen hemen akşamleyin kaldığımız yere dönerdik. Aya Sofia, Topkapı
Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Mısır Çarşısını gezdik, bilirsiniz. Hotelde birkaç broşürlerine gözattığım için
kimi zaman neye baktığımızı anlatabilirdim hatta Steve bilgili olduğuma kanıp
rehber görevini bana Verdi. Bence bana
karşı güveni aptallıktı çünkü blidiklerim bilmediklerimden çok azdı.
Ne ise, sonunda İstanbul’da
bir hafta geçirdik ve günler geçtikçe ilgim daha artıyordu. Artıkça anladım ki Türkiye’yi sevmeye
başladım. Tabii ki, bu ilk günlerde fazla haberim yoktu – sonra, yıllar
geçtikçe daha kalıcı bir aşkımız olurdu – ama ilk günlerde sadece flört
ediyorduk. Öğreneceğim daha neler vardı…










