Tuesday, February 23, 2010

Türkiye’de İlk Gün

 


Bu yazıyı doksan yıllarının ortasında Londra’da yaşıyorken yazdım.  Türkçem kullanılmadıkça bozulmasın diye kendimi hergün yazmaya koyardım ve zamanla bu makale şekillenip oluşturuldu.  Artık bu günlerde bunu okuyarak içimde edebi yetersizliğimden biraz değil, çok utanç duyarsam da yine de o günleri anımsamak da hoşuma gidiyor.
 
O zamanlarda bu yazı yazacağım bir kitabin başlangıcı olacaktı.  Ne deyim ki sonuçta kitabı yazmadım.  Başka şeyler ortaya çıktı da unutuldu – hayat işte...

Şimdi size sunduğum tam yazdığım gibi, hiç sonradan editörlük yapmadan halinde kalmış.  Kusurlara bakmayın...

Antik Çağ’ın mitolojisine göre Hellenler’in bildikleri dünya, yani Akdeniz Dünyası, Okyanus Nehri ile kuşatılan belli sınırları olan bir âlemmiş.  O nehrin içerisinde bilinen bir âlem ve dışarısında belli belirsiz bir cehennem varmiş.  Okyanusun ötesinde bildikleri dünyadan vaz geçen insanlar Ahret’in başladığı karşı kıyıda bulurlarmış.  Orası geriye dönüşü olmayan bir yermiş. Destan böyleymiş ve yüzyıllar sonra dünyanın yuvarlak olduğunu bilmemize ve bir noktadan başlayarak doğru bir yolda yürümeye devam edip hemen hemen aynı noktaya döneceğimize rağmen, kimilerimizin hala bir nehir geçme korkusu vardır.  Bizi korkutan şey bildiklerimizi karşı kıyıda bilmediklerimize teslim etmektir. Korkutuyor çünkü bazen başladığımız noktayı yine bulamayıp kendi yaşadığımız âlemlerin üzerinden düşeriz.

Sonbaharın ilk haftalarında bir akşam vakti kalabalık ihtiyar trenimiz ağır metalik bir iniltiyle Yunanıstan Devlet Demiryolları’nın rayların son kısmında durdu.  Sonra bir sessizlik, sonra vagonumuzdaki şaşkın yolcuların nerede olduğumuzu tartışmaları başladı.  Koridordaydım ve pencereyi aşağıya indirip dışarıya bakarken akşamın serin havasını içime çektim.  Az önce Pithion diye bir kasabayı geçmiştik ve haritama göre Yunanıstan’daki son durak buydu.  Durduğumuz yer hiçbir yer değildi.  Rayların kenarındaki Çınar ağaçları hafif rüzgârda sallanıyorlardı ve ağaçların içinden gelen cırcır böceklerinin sesi sessizliği bölüyordu.  Trenin yarattığı kare şekli ışıklar kenardaki fidanlara düşüyordu ve birisinde gölgemi seyrettim.  Dakikalar yavaş yavaş geçti.

Derken tren kımıldamaya başladı, ama bir metre ilerledikten sonra ‘çat’ diye vagonumuzun motora olan bağlantısı kesildi ve motor diğer raydan geriye döndü.  Kabinlerdeki homurtular bir sure devam etti, sonra onlar da yerine sessizliğe bıraktı.  Bense ağaçlardaki rüzgârın ıssız sesini dinledim.  Öylece bir saat geçti.  Pithion’a gelinceye dek trenin belki dört vagonu vardı, ama artık bulunduğumuz tek bir tane kalmıştı.  Motorumuz gittikten sonra bu karanlık ıssız yerde kalmıştık.  Burası ne Yunanıstan ne de Türkiye değildi.  Pithion’da biletçiler de bizi terk etmişlerdi.       Yolcular vakit öldürmek için kendilerini bir takım şeylerle meşgül ettiler.  Bazı kabinlerde şarkı söylediler ve kağıt oynadılar.  Çift pasaportu olonlar evraklarını kontrol edip sanki ‘hudutta Yunanlı mı Türk mü olayım’ diye düşnüyorlarmış gibiydiler.  Inter-Rail Sınırsız Demiryolu Biletleri’ne sahip olan Avrupalı gençlerin bazıları biletlerinin Türkiye’de geçerli olup olmayacaığını tartıştılar.  Bazıları da Türkiye’ye hiç ulaşıp ulaşmayacağımız üzerine spekülasyona girdiler.  Ancak herkes zavallı Yunanlara küfür ediyordu.  Herkese gore Devlet Demiryolları boktandı.

Yanımdaki adam bu yolu daha once dolaşmış ve bana anlattı: “İşte burada bırakırlar bizi Yunanlar.  Biraz illerde, iki ülke arasında, bir nehir var – işte hudut o – ve Yunanlar bu vagonu diğer sahile götürmezler.  Şimdi Türkler’i bekliyoruz.  Birazdan gelip bizi çekecekler oraya.  Biliyor musun, bu tren eskiden çok lüks olan ‘Orient Express’idi ve zenginler arasında çok meşhurmuş, ama şimdi…Ha!”  Sigarasından kızgınlıkla bir nefes çekip izmariti dışarıya fırlattı.  Adamın dediği gibi biraz sonra doğudan gelen bir motorun sesini işittik, yaklaştı ve sonunda ‘çat’ diye bulunduğumuz vagona vurdu.  Vagonumuz birkaç metre arkaya doğru ilerleyip tekrar durdu ve yine sessizlik vardı.  Derken vagonun ön kapısından giren mavi ebiseli kara bıyıklı Türk Devlet Demiryolları’nın görevlileri bizi kurtarmaya geldiler, yoksa treni feth etmek için miydi?  Biletlere bakmadan önce döviz bozmanın işini çalıştılar ve inanın ki ilk olarak gelen bazı yolcular iyice kandılar.

On beş yirmi dakika sonra motor vagonumuzu nihayet Türkiye’ye doğru çekmeye başladı.  Bizim bulunduğumuz yer ile Türkiye arasında Evros Nehri vardı, veya Meriç Suyu: nehrin hangi kıyısında bulunduğuna bağlı olan birşeydi.  Yunanıstan’a ait olan kıyısından geçerken köprünün başında birkaç panzerler vardı ve onların üstündeki askerler ellerini sallarken gülerek “Yassus!” (‘güle güle’, veya ‘elveda’) diye bağırıyorlardı.  Bilmediğimiz birşey mi biliyorlardı?  Köprünün üstünden geçerken demir kuşaklarının arasından yavaş yavaş akan nehrin üzerindeki ay ışığının parlak yansımasını seyrettim.  Köprünün ortasında Yunanıstan bayrağını hemen geçtikten sonra kan kırmızısı Türk bayrağının altında sert bakışlı bir piyadeyi gördüm.  Türkiye’ye ait olan kıyıda buğday tarlaları yanıyordu ve alevleri seyredip cehenneme girmiş olduğumuzu düşünmek güç değildi.

Nihayet Uzunköprü diye bir istasyonun önünde durduk.  Orada pasaportlarımız alındı ve formaliteleri bekleyerek bir saat geçirdik.  Yolumuza ne zaman devam edeceğimizi bilmeden yine beklemek, vakit öidürmek zorunda kaldık.  Trenden inmek yasaktı ve penceremden bakmaya devam ettim.   İstasyonun ötesinde neon ışıklarının altında bir çaybahçesi vardı.  Oradan bizi izleyen yirmi otuz kadar esmer düz şapkalı kara bıyıklı adam vardı.  Bazıları oradan çıkıp bizi daha yakından izlemek için geldiler.  Yunanların espriliğinin yerine bu adamların boş izleyen suratları buz gibiydi.

Gidişi beklerken trene birkaç vagon daha eklendi ve bizimkiler o boş olanlara dağıldı.  Ancak kabinlerimiz hala dop doluydu ve geceyi koridorda geçirmeye gözealdım.  Gidinceye dek TCDD biletçileri ve zabitleri esrar ararken koltukları kaldırdılar veya yolcuların eşyalarını açıp kontrol ettiler.  Bana o çocukluğumda seyrettiğim İkinci Cihan Savaşı’ndan sonraki Doğu Almanya’la ilgili casuz filimlerini hatırlattı.  Burada çok ağır bir polis ve askeri varlığını hissettim ve bu hayatımda o zamana dek görmediğim birşeydi.

Bir hafta once vapurla Korfu adasından asıl Yunanıstan’a giderken, bulutsuz bir gökyüzünün altndaydım.  Denizde vapuru takip eden üç yunusu hayranlıkla seyretmiştim.  Sonra Atina’da yıllarca hayal ettiğim Akropolis’in başında oturuyordum.  Herşey aydın bir ışık değil sanki bir nur içindeymiş gibiydi.  Ancak Atina’da bindiğim tren bu karanliğa getirmişti.  Belki canım o bulutsuzluk, yunuslar ve nur diyarına dönmek istiyordu, yoksa onları sırf düşlemiş miydim?  Bazen uyurken çok güzel rüyalar görürüz, harikalar dünyasında oluruz ve her istediğimizi yapabiliriz.  Bazen de düşün süresinde herşeyin bir rüya olduğunun farkına varırız ve ne olursa olsun onun bitmesini hiç mi hiç istemeyiz.  Uyanıp yine uykuya dönmeye uğraşırız fakat olmaz.  Şimdi bu lanet olası trendeydim ve bu askerlerle, zabitlerle, alevlerin içinde kıyılarla ne işim var diye düşündüm, ama çok geçti.  Nihayet gidiyorduk ve hızımız artıkça Doğu Trakya’nın karanlığının içine dalıyorduk.

Yarım saat açık pencereden geçtiklerimizi seyretmeye çalışmıştım, ama karanlıktan başka görecek birşey yoktu. İstanbul’a varmamıza yedi falan saat vardı ve tren artık epeyce hızlı gidiyordu da uykum geliyordu.  Az sonra koridorda uyku tulumumun içinde uzanıp sallanan vagonun tavanına bakarak, altımda trenin tekerlikleri rayların üzerinden geçtikçe, yavaş yavaş uykuya daldım.

Bir ara birinin başımın altına birşey sokmaya uğraşmasını hissedip birden şaşkınlıkla uyandım.  Baktığımda dev kara bıyıklı bir Türk biletçiyi yanımda çömelirken gördüm.  Tabii ki şaşırdım ve çabucak kalktım.  Bakıştığımızda adamın sert suratı birden samimilik yaratan bir güler yüze dönüştü.  Adamın biraz İngilizcesi vardı: “Mister, bak, ceketin başının altından kaymış – onu düzelteyim.”  Ceketimi katlayıp başımın altına yerleştirdi.  “Tamam mı?  Çok yorgunsunuz uyuyun.”  Ona gülümseyip teşekkür ettim.  O da gülümsedi ve kalkınca şapkasını hafiften kaldırıp bana “iyi geceler” dileyip gitti.  Bu adamcağızın nazikliği bulunduğum ortamda beni birden rahatlattı.  Karanlığın arasından çıkan bir melek gibiydi ve kendi kendime gülümseyerek çok derin bir uykuya daldım. 


Sabahleyin saat yedi, herhalde, Sirkeci Meydanı’ndaydım.  Atina’dan otuz altı saatlık bir yolculuktan sonra daha yeni varmış bir halde, Avrupa’nın bitişinde ve Asya’nın başladığı noktadaydım.  Türkiye hakkında pek fazla bilgim olmaksızın, ilk adımlarımla bu yeni yabancı ortama alışmaya çalışarak artık nerelere gideceğimi ve nelerle karşılaşacağımı hiç mi hiç bilmiyordum.  Aslında buraya kadar gelmek istemiş miydim?  Son birkaç ayda biraz trenlere düşkün olmuştum ve sürekli dur durak demeden dolaşmak hoşuma gidiyordu, işte Mevlana der:

      Hergün bir yerden
                 göçmek ne iyi
                 Bulanmadan donmadan
                 akmak  ne hoş

Ama şimdi demiryolunun sonuna ulaşmış buradan dönüş olmadığı ve yolumun sonuna geldiğimi düşündüm.  Yorgunluktan olabilirdi ama o anda bana öyle geldi işte.  Gözlerime şöyle bir manzara açıldı: meydanın ötesinde, bir köprünü başladığı yerde, ‘Üsküdar İskelesi’ diye bir yerden vapurlar kömür dumanı bulutlarının altından kalkıyorlardı, köprüye doğru bir sürü rengarenk gemiler, kayıklar gidip altından  geçip yok oldular.  Karşı sahildeki tepede karmakarışık bir şehir vardı.  Tepe binlerce birbirlerine hiç benzemeyen binalarla örtülüydü.  Binalar sımsıkı yanyana üst üste durmakta ve aralarında sokakları olmamış hatta araları olmamış gibi gözüküyordu.   Çatılarının üstünde gelişigüzel dağılmış antenler, kocaman ışıklı veya boyalı ilanlar: ‘MERKEZ BANKASI’, ‘GÜVEN SIGORTA’, ‘MARSHALL BOYA’ vardı, ama ne demekti ki bunlar?  İlanların altındaki binaların içinde ne biçim yaşamlar yaşanıp ne işler yapılıyordu?  Belki içgüdüyle tanıdık bir işaret aramıştım, ama SONY ilanından başka hiç mi hiç tanıdığım birşey yoktu.

Ama aynı zamanda İstanbul’da ilk gördüklerim beni memnun etti.  Henüz uyanmamış şehir sabahın açık pembe ışığında sakindi.  Denizin üzerinde uyuyan bir balina gibiymiş ve martılar yavaş yavaş uyanmasın diye canavarın sırtına inip bir parçacık yiyecek alıp yine gökyüzüne kaçtılar.  Kara Deniz’den hafif bir rüzgâr esiyordu, hava azcık rutubetli olup serindi.  Bu saatte balık kokusundan başka ıslak asfalt, benzin ve kömür kokuları duydum.

Yalnız değildim, Atina’da rastladığım bir Kanadalı yoldaşım ve trende rastladığımız bir Alman öğrenci üçlüsü vardı.  Onlar, tıpkı Almanlar gibi tam nereye gideceklerini nerede kalacaklarını bilenlerdi: Sultanahmet diye bir yerde pansiyonlar bulacakmışız, harika.  Şöyle bir otel motel geyik muhabbeti başladı ve onlar “pahalı mı, ucuz mu” tartışırken ben yukarıda anlattığım manzaraya aptal aptal bakıyordum ki onları unutmuştum.   “Ey Steve! Biz Sultanahmet’e gidiyoruz, geliyor musun?”  Kendime gelip, “Eh…tamam…gidelim bari” gittik işte.

Sultanahmet’in ara sokaklarının birinde bir hotel bulduk.  Dimdik taşlı bir sokaktaydı ve geldiğimizde ağır yüklü hamallar yukarıya doğru çıkmaya uğraşıyorlardı.  Kiraathanelerin önünde şapkalı esmer adamlar, ihtiyarlar acayıp lale şekli bardaklardan sütsüz çay içiyorlardı ve geçerken bizi izlediler.  Suratlarında bir duygu arıyordum, arkadaşça yada düşmanca mı bakıyorlardı?  Ama hiç birşey belirtmediler, izlediler o kadar.  Hotelin kapısını geçerken patronu çıkıp bizi yakaladı.  Hiç birimizin Türkçesi olmaması nedeniyle hep el işaretleriyle ve Tarzanca İngilizcele pazarlığa girdik.  Nihayet, bize gore epeyi ucuzdan hepimize bir oda kiraladık.

Oda üst kattaydı ve terasa çıkan bir kapı vardı, çıktım.  Hotelin etrafındaki binalardan başka fazla birşey göremedim.  Karşıdaki işhanının pencerelerinden birkaç röntgenci adam odamızdaki Alman kızlarını büyük bir ilgiyle seyrediyorlardı.  Birisi bana baktı, ben de ona baktım, elimi salladım o da ellini salladı.  Biz bakışıp eller sallaşırken arkadaşlarım, röntgencilerin bakışlarından hoşlanmadıklarını bellitikten sonra toz oldular, utanmazlar.

Yeni yoldaşlarım yatmaya hazırlanıyorlardı ve belki son 48 saatte iki – üç saat uyuduğuma gore benim de uyumam faydalı olurdu, ama canım hiç istemedi, heyecandan çıkmaya direnemedim.  Şimdi sokaklardan insan sesleri, konuşmaları, acayıp kokular geliyordu, ve Marmara Denizi’nden serin bir rüzgâr sanki “haydı, dışarı çık, zamanını harcama sonra uyuyursun” diyormuş gibiydi.  İçeri dönüp fotoğraf makinamı cebime sokup kapıya gittim.  O zamana dek İstanbul bana sırf birkaç boş bakış ve genel bir görünüş göstermişti.  Hani nerede bu hayal ettiğim tuhaf oryantal düşler şehri?  Belki uyusaydım kaçırırdım diye düşünerek merdivenlerden aşağıya koşup sokağa çıktım, son gününü yaşayan yarın öleceğini bilen biri gibi.  Haritam yoktu ve sesleri, kokuları takip ederek Sultanahmet Meydanı’na doğru yola koyuldum.

Türkiye’ye gelenlerin çoğunun ilk uğradıkları yer İstanbul’dur.  Kimileri gelişlerinin sebebini bilenler: nostaljik bir halde Eski Constantinopolis’in kalan izlerini aramak; yüzyıllarca bütün Avrupa’yi tehdit eden Osmanlı İmparatorluğunun eski başkentini gezmek, veya en basit düzeyde, deri mont ve halı alışverişi yapmak isteğiyle gelirler.  Ya Topkapı Sarayı’nın avlularında yada Mısır Çarşısı’nda aradıkları tarihi izleri, doğulu rüyaları veya ucuz malları bulup bulmayabilirler.  Hatırladığım kadarıyla, İstanbul’dan aradığım, istediğim, özel bir beklentim falan yoktu.  Sırf Atina’dan oraya her akşam kalkan bir tren olduğunu öğrenip “gidelim bari, serüven olsun” diye gitmiştim.

Tıpkı ondokuz yaşında iyimser açık gözlü bir delikanlı gibi, sadece yargılamadan yabancı bir ülkenin şehrini görmek istemiştim.  Tertemiz yeni bir sayfa açıp üzerine kendi düşüncelerimi fikirlerimi yazmak istemiştim.  Maalesef, sayfa o kadar temiz değildi, her batılı gibi bana doğula ilgili verilen fikirler, yargılar ve korku hikâyelerini zihnimde taşıyordum.  İstanbul  tehlikeliymiş: sokakları cepten cüzdan çalanlar doluymuş, cepten çalmayanlar da belki cebimin içine esrar sokup zabitleri çağırıp zavallı beni hapise düşüreceklermiş.  Bunlara rastlamasam bile, Anadolu’ya sağ salim yoluma devam etseydim, oralarda beni bekleyen bir sürü eşkiya varmış – ne korkunç.

Bir şey daha vardı ki ben daha gençken ‘Geceyarısı Ekspresi’ diye bir film çıkmıştı ve o zamana dek hiç Türkiye hakkında fikri olmayanlar filmi seyreder seyretmez Türklerin hepsinin vahşi katil olmalarına karar vermişlerdi.  Filmde Amerikalı bir genç Yeşilköy Havalimanı’ndan çıkmak üzereyken birkaç kilo haşhaşı taşıması yüzünden polis tarafından yakalanıyor.  Tabiiki uçuşunu kaçırıyor ve sonuçta otuz senelik hapis cezası başına düşüp cezanın beş senesini korkunç tecrübeleri yaşayarak geçirip kaçana dek hapishanede kalmıştı.  Oğlum, yapmasaydın yahu!  Gerçek bir yaşam öyküsü üzerine yapımış film, fakat tıpkı Hollywood tarzıyla öykü daha vahşi abartılı bir şekilde gösterildi.  Elbette filmin yarısı direktörün aklından uydurulmuş, ve kimi sahneleri sadece kendi zihni ne kadar hasta, ve ne biçim sapıklıklardan hoşlandığını gösterdi.  Olsun, her insanın tek başına gurbetleri dolaştığı zaman bir derece tetikte olması lâzım, fakat İstanbul’u paranoyak bir halde görmek istemedim.  Zatan dilini, gelneklerini bilmediğim bir ülkede anlamayı engeleyen duvarlar çoktu.



Bir iki saat sonra Sultanahmet Camiisi’nin karşısındaki parkta oturuyordum.  Parkta ana baba günüydü, şehir iyice uyanmıştı ve etrafımda yüzlerce turist, tek tek veya grup halinde, oraya buraya geçip gidiyorlardı.  Onlara saldıran henüz okula dönmemiş ayakkabı boyacısı çocuklar çoktu.  Bazen çocuk, zavallı turisti yakalayıp kumaş Addidas spor ayakkabılarını beyaz boyala mahv ettikten sonra bahşiş tartışmaları çıkar ve turiste göre iyi çocuğa gore yetersiz bir fiyat ödendikten sonra, turist peşindeki çocukla beraber kaçmaya çalışırdı.  Çocuk: “Aman Mister, bu yetmezki, on dollar fiyat – ben doları bozabilirim, problem değil!”

Meydanın her köşesinden gölgeli çınarların altından çıkan bağıran kartpostal satanlar gruplara asıldı.  Kimi zaman turistler almadı, ama ara sırada pazarlığa girip adamlarla anlaşıp malları aldılar.  Ya Norveç’ten ya Almanya’dan yada kim bilir nereden sarışın fes takılı zurna çalmaya adayları gördüm.  Bir anda turistlerdi, pazarlıklardan sonra Hans, Wölfgang ve Claudia’lar derviş oldu.  Kendi memleketlerine dönüşünde çok meşhur olacaklardı.  Yorgun gözlerime bu küçük ‘hayat operettaları’ en tuhaf düşlerdeki deli hastanesine benzeyen sahneler gibilerdi, kendi düşlerinizde görmüş olmalısınız: meğer bir deli hastanesinin içindeymişsiniz (ama sakın deli değil, iyimişsiniz tabiiki) ve her yerden fes takan zurna çalan deliler size yaklaşıyor kuşatıyorlarmış.  Birdenbire hepsi Almanca’yı konuşuyorlarmış ve size zurna çalmalarını dinlemeye zorlayacaklarmış…aah, uyan artık!  Görmediniz mi hiç?  Ne ise, öyle oluyor işte, inanın bana.  Ne biçim bir yerdi bu, o zamana dek yolumda henüz görmediğim acayıp bir yerdi.  Ama yine de hoşuma gidiyordu.

Orada otururken, olup biteni izlerken ilk tanıştığım Türk genç sessizce yanıma oturup beni izlemeye başladı.  Belki konuşmaktan utandığı için suskun duruyordu.  Beni izlerken bende onu gözümün kenarıyla izledim, dakikalar böyle geçti.  Nihayet cesaredini toparlayıp: “Afedersiniz, siz nerelisiniz?” diye muhabbet açtı.  “Ben Kanadalıyım” diye cevapladım.  Elbette böyle şakır şakır mükemmel  Türkçe konuşmuyordum.  Çocuk, okulda öğrendiği İngilizcesiyle diyalog kurdu.  Sakıncası yoksa efendim, sadece biraz pratik yapmak istiyormuş ve tipik “nerelisiniz”, “ilk olarak mı Türkiye’ye geliyorsunuz”, “beğendiniz mi” diye suallerle muhabbetimiz öylece başladı. Hatırladığım kadarıyla çocuğun ismi Hüseyin idi, yada İbrahim miydi, ne ise öyle bir isim, ve üniversitede bir çeşit mühendislik okuyormuş.  Şık giyinmişti ve bana halı dükkânlarını gezdirmek için benim hizmetimde olduğunu söylediğinde hiç şaşırmadım.  Aklımda olan en son şey halılardı ve bunu söylediğimde israr etmedi, benimle İngilizceyi konuşması yeterliymiş.  Böylece yarım saat havadan sudan bahsettikten sonra istersem beni gezdireceğini söyledi, ama halı malı yokmuş.

Şimdi böyle davranışlardan şüphelenmiş olduğum size acayıp gelebilir.  Fakat o günde hiç birşey bilmezken çocuğun teklifinden vallah çekiniyordum. O taşıdığım yargılara karşı direniyordum ve iki şey olabilirdi: ya çocuğun kötü niyeti olabilirdi yada gerçekten belki sadece bir yabancıya şehrini göstermek istiyordu. Nitekim batılı ülkelerde böyle bir teklifin kötü bir sonucu olabilir. Yani oradakiler genelde öyle davranmazlar ki ve olursa muhakak şüphelenebilirsiniz. Çekindiğimi belirtmiştim herhalde ki Hüseyin ekledi: “Bak, size birşey satmaya çalışmayacağım, ama isterseniz yardımcı olurum.  Kaygılanmayın sırf turistik yerleri göstermek istiyorum ve belki bir arkadaşlık kurmak – o kadar.  Utanmak için sıra bendeydi.  Hani neredeydi bu açık gözlü yargılamak istemeyen biri?  “Peki, çok sevinirim, gidelim bari” dedim kalktık.

Üç dört saat içinde birçok yerleri gezdik. İlk önce Sultanahmet Meydanı’nın etrafını gezdik.  Aya Sofia kapalıydı o gün, ama ‘Mavi Camii’ olarak tanıdığımız Sultanahmet Camiisi’ne gittik.  İçindeyken o güzel İznik fayanslarının serinliği içinde Hüseyin camiinin tarihini anlattı.  Artık tarihini biliyor sayılırım fakat o gün anlattıklarının tümü, mimarı, ona yaptıran padişahı falan filan bir kulaktan girip ötekinden çıktı.  Camiiden sonra Yerebatan Caddesi’nin altındaki sarnıcıya geçtik.  Yine onun tarihini hiç bilmezlikten dolayı yeraltında karanlık nemli bir mağaraya bakıyordum sadece.  Sizce acayıp değil mi?  Yani, her yıl ülkeden ülkeye dünyanın paralarını harcayıp gördüklerinin, resim çektiklerinin ne olduklarını hiç bilmeyen milyonlarca turist böylece vakit öldürüyorlar.  Ne ise, bana öyle geldi.

Az gittik uz gittik, nihayet Gülhane Parkı’na girdik ve Hüseyin bana hayvanat bahçesini göstereceğini söyledi.  Bense bu yerleri zaten hiç sevmiyorum ve bunun içinde ne vardı bakalım: sıcakta bayılan, yamuk ayaklı bir ayı; tozlu eşekler; kalabalık kafeslerinde deliren Kanaryalar; binlerce tavşanlar, tabii ki; bahçe yılanları, ve kediler gördüm, evet evcil olanlardı.  Ve tam daha sıkıcı bir yerin olamayacağını düşünmeye başladığımda, başka bir kafeste güvercinler vardı.  Sanki İstanbul’un başka yerlerinde görünmezmiş gibi.  Zavallı esir hayvanlara aptal aptal bakarken iyi niyetli arkadaşım anlatırdı: “İşte eşekler …ve burada fareler oluyor…ve, bak şuraya…” Ben heyecandan bayılmak üzereyken, şükür oradan kaçtık ve parkın Çınarlarının, Çamağaçlarının altında, Boğaziçi’nden serin bir rüzgâr esiyorken şöyle bir geziverdik.  Yürürken bankta outran bir bağlamacıya rastladık.  Hüseyin, hemen ben o acayıp enstrümandan sözettiğimde adama birşeyler söyleyip aşık bağlamasını eline alıp bir türkü söyledi.

İşte birkaç saati böyle geçirdik ve kısa bir zaman içinde Hüseyin bana iyi bir ‘Türkiye tanıtımı’ yaptı.  Her sorduğumu anlattı ve benim gibi yorgun bir aptalla çok sabırlıydı doğrusu.  Elbette o saatlerde Türkiye’yi anlamaya başlamış olduğumu söyleyemiyorum, ama gelişigüzel gördüklerim ilgimi uyandırmıştı.  Demek İstanbul’a boşuna gelmemiştim.  Etrafımda çok yabancı bir ortam vardı, herşey acayıptı ve, hayvanat bahçesi harıç, harika geliyordu.

Ancak ‘harika’ kelimesini kullanırken belki şehrin kötü yanlarını görmemiş denebilir.  Fakat şehrin fakirlerine, yolsuzlarına, kimsesiz çocuklarına ve pisliğine kör değildim.  Nitekim o ve sonraki günlerde sokaklarda dilenen Allah’in Rizasını bekleyen teyzelerle, özürlülerle rastlardım.  Sultanahmet’in etrafında turistlere asılan “haşiş” diye fısıldayan esrar satan külhanbeyleri her yerinde vardı.

İlk trenden indiğim Sirkece Meydanı’ndayken verdiğim fikir değişmişti.  Yani o gördüğüm binaların aralarında sokaklar vardı.  Bu darıcık koridorlarda kaldırımların hepsi kırıktı hatta yürürken çok dikkatlı olmasaydım kaplanmamış kuyularının içinde düşebilirdim.  Kömür tozuyla kirlenmiş loş evler, işhanları iki yandan göklere yükseledikçe sokağın içine asla güneş ışığı girmediği yerler gibiydi.  Gece çökünce sokaklar bomboştu ve nöbetlerindeki zabitlar veya boş boş gezen sokak itleri harıç hiç mi hiç kimse kımıldamıyordu.  Bildiğim kadarıyla o zamanda resmi bir sokağa çıkmaya yasağı yoktu, fakat belki darbeden beri geceleyin sokakları terk etmek bir alışkanlık olmuştur.

Öteki sabah uyanıp yine sokakları gezdim, kimi zaman yol arkadaşlarımla, ama çoğu zaman Kanadalı arkadaşım Steve’le gezdik.  Gezintilerimizin bir düzeni yoktu, bir yola koyulup saatlerce kayıp olurduk ve hemen hemen akşamleyin kaldığımız yere dönerdik. Aya Sofia, Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Mısır Çarşısını gezdik, bilirsiniz.  Hotelde birkaç broşürlerine gözattığım için kimi zaman neye baktığımızı anlatabilirdim hatta Steve bilgili olduğuma kanıp rehber görevini bana Verdi.  Bence bana karşı güveni aptallıktı çünkü blidiklerim bilmediklerimden çok azdı.

Ne ise, sonunda İstanbul’da bir hafta geçirdik ve günler geçtikçe ilgim daha artıyordu.  Artıkça anladım ki Türkiye’yi sevmeye başladım. Tabii ki, bu ilk günlerde fazla haberim yoktu – sonra, yıllar geçtikçe daha kalıcı bir aşkımız olurdu – ama ilk günlerde sadece flört ediyorduk.  Öğreneceğim daha neler vardı…



No comments:

Post a Comment